HDP İstanbul 1. Bölge Milletvekili Musa Piroğlu ile 1 Mayıs’a doğru işçilerin corona sürecindeki durumunu, bu sürecin getirilerini ve bu süreçten sonra emekçi ve işçi sınıfını bekleyen durumları konuştuk. Keyifli okumalar.

Bu süreçte işçilerin durumuyla yakından ilgilenen bir milletvekili olarak işçilerin ve emekçilerin durumu nedir? Sizler bu konuyla ilgili hukuki bir çalışma yürütüyor musunuz?

Birincisi işçi sınıfının genel durumunda iki tane temel sorun incelendi. Birincisi; hastalık, ikincisi ise sefalet. İktidar bir tercihte bulundu salgının başında ve ekonomik kaygıları, halk sağlının, halk çıkarlarının önüne koydu. Ekonomik kaygı için de çarkların dönmesi diye tarif ettikleri üretimin devamı oldu. Üretimin devamıyla ilgili paralel bir şekilde devlet imkanlarında sermaye yandaşlara aktarmaya devam ettiği için halkın çoğunluğuna da herhangi bir destek vermedi. Bu politikanın iki tane yansıması oldu. Birincisi işçiler salgın koşullarında çalışmaya devam ettiler, bütün yasaklar işçileri ve işçi sınıfını dışarıda tutarak konuldu. Örneğin; 20 yaş yasağı konuldu ama çalışan işçi çocuklar bunun dışında tutuldu ve sınırlama 20-65 yaş arasında tutulup insanların işe gitmesinin imkanları açıldı. Sokağa çıkma yasaklarında fabrikalara üretim izni verildi ve şantiyeler, fabrikalar, temel iş yerleri denetim dışında tutularak salgının beslenme alanına çevrildi. Yani işçiler salgınla, hastalıkla yüz yüze bırakıldı. Çalışmaya zorlandı. İkincisi salgının hemen başında çok sayıda küçük işletme kapatıldı ve buradaki çalışanlar ortada bırakıldı. Bunun haricinde işinden atılanlar eklendiği andan itibaren ciddi bir işsizlik, işsizliğin getirdiği sefalet ortaya çıktı. Normalde hükümetin devlet imkanlarıyla buralara doğrudan destek vermesi gerekirken bunu yapmayarak bu geniş kitleyi sefalet ve açlıkla yüz yüze bıraktı. Özetlersek; çalışan işçileri hastalıkla, işsiz kalanları ise sefaletle karşı karşıya bırakarak kendini çekti. Birincisi sosyal izolasyon istendi hastalıktan kendilerini korumaya aldılar, hastalığın ekonomik faturalarından da kendilerini korumaya aldılar. Toplumun geniş bir kısmını sefalet, hastalık ve açlıkla yüz yüze bıraktılar. İşçilerin şu andaki temel sorunu işsizlik ve yaşadıkları zor çalışma koşulları.    

Bu süreçte iş yerlerindeki; özellikle fabrika ve madenlerdeki durum nedir? Herhangi bir önlem mevcut mu? Çalışma yürütüldü mü bu konuda?

Soma madenlerinde 300’den fazla işçinin pozitif çıktığı söyleniyor ama bundan çok önce başlayan bir süreç var. Pek çok fabrikada, işte Kocaeli’ deki rafineriden tutun gıda fabrikalarına kadar İstanbul’da Kocaeli’de, İzmir’de, yani sanayinin olduğu her yerde, pek çok fabrikada ve iş yerinde, PTT’de, PTT çalışanları içinde ve sağlık çalışanları içinde ciddi bir şekilde pozitif vaka sayısı çıktı. Hayatını kaybeden işçiler var. İkinci bir olgu daha oldu bu işçiler bu şehirlerin yoksul işçi semtlerinde oturuyor ve yaşıyorlar. Ve vaka haritası çıktığında Türkiye’de karşımıza şöyle bir durum çıktı: Bir sanayinin yoğun olduğu bütün iller korkunç bir vaka fazlası verdi. Mesela Kocaeli nüfusunun çok üstünde bir vaka fazlası verdi. İkincisi bu şehirlerde de işçi ve yoksulların yaşadığı mahallelerde bir salgın yayılması yoğun olduğu açığa çıktı çünkü fabrikalarda çalıştıkları ortamda evlerine taşıdılar ve işçi sınıfı bu salgınla yüz yüze geldi. İktidar bir çeşit sınıf karantinasıyla halkın büyük bir kesimini salgınla yüz yüze bıraktı. Ölen ölsün kalan sahalarda sömürülmeye çalışılsın ve bu fatura doğal olarak karşımıza çıktı. ”Hukuken ne yapıldı?” diye soracak olursanız meclise bir yasa getirdiler. Siz de yakından takip etmişsinizdir, çok sayıda insan işsiz kalınca ve işten çıkarmalar artınca ve bir de şöyle bir durum ortaya çıkıyordu: İşçiler, salgınla yüz yüze gelip direnişleri yapmaya başlayınca, yani patronlar işçileri mecburen ücretli izne çıkarmak zorunda kalınca iktidar; ”işten çıkarmaları yasaklıyoruz,” diyerek bir süreç başlattı ama aslına işten çıkarmaları yasaklamadı. Fiilen resmi olarak işten çıkarmalar yasaklandı ama ona bir ek yaptı ve iş yasasında olmayan bir kanunu getirdi. Ücretsiz izin diye bir kuralı kalkıp kalıcı hale getirdi. Böylece patronlar işçilerin iznini altı aya kadar uzatabiliyor. Üç boyunca ücretsiz izne çıkarma hakkını ele geçirdiler. Buna bir ek daha yaptı iktidar bu işçilere işsizlik fonundan 39 lira 24 kuruş günlük ödeme yapılacağını söyledi. Bunu da kuruşla hesapladı, bunun maliyeti de 177 liraya geliyor kişi başına ve bunu da işsizlik fonundan ödeyerek patronların, bu işçilere ödeme yapmasını da engelledi. Aslında zaten üretim büyük oranda durmak üzereydi çünkü ihracat durmuş durumda, dünya çapında bir sıkıntı vardı. Bu büyük şirketler üreteme ara vereceklerdi böylece bu büyük şirketlerin işçi maliyetinden kurtulmasına, işçilerden kesilen paralarla ödenmesini sağladı. Yani iktidarın salgın başından beri temel amacı patronları sermayeyi korumak olarak şekillendi. Mecliste bütün itirazlara ve bütün direnişe rağmen bu yasayı geçirdi. Henüz ödemeler yapılmadı. Adı var kendisi yok. Muhtemelen de hiç yapmayacaklar. Buna karşı tepki yeterli oldu mu? Toplumsal tepki yeterli örgütlenemedi, salgın koşullarında ve bir çeşit salgını bahane edip bu yasayı geçirmiş oldu. Böyle bir süreçte mücadele ettiğimizin başında bu vardı. İşçilerin talepleri çok basitti burada. Zorunlu çalışmaların dışında tüm üretimin durması, işten çıkarmaların yasaklanmasını istiyorlardı ve üretim durdurulan yerlere ücretli izin, işsiz kalmış herkese de en az asgari ücret düzeyinde doğrudan devlet desteği talep ediyorlardı. Bunların hiçbiri olmadı. Tam tersine işsizlik ve sefalet kapımızda duruyor.

Bu sürecin bir diğer mağduru da mülteciler, sınırda olan kadınlar, çocuklar. Bildiğiniz gibi geçen gün mülteci bir çocukta sokağa çıkma yasağı bahane edilip vurularak öldürüldü. Onlar nasıl etkilendi bu süreçten? Herhangi bir hukuki bir çalışma var mı?

Yani bu süreci herhalde en ağır yaşayan grubu mülteciler ve göçmenler oluşturuyor. Batıdaki örnekleri vereyim: Amerika’daki ölüm oranları biliyorsunuz; insanların ufkunu karartacak kadar kötü rakamlar geliyor. 60 bini geçmiş durumda. Ölenlerin %80’i Güney Amerikalılar ve Latin Amerikalılardan ve göçmenlerden oluşuyor. Çünkü mülteciler ve göçmenler her türlü salgına ve olumsuz koşula açık bir hayat yaşıyor.  Ne yazık ki Türkiye, başından itibaren bunu bir siyaset aracı olarak kurdu ve hiçbir zaman gerçek anlamda insani ve uluslararası ilkelere uygun bir yaklaşımda bulunmadı. Suriyeli mülteciler her zaman Avrupa’ya bir silah olarak kullandı. Bunun son örneğini hemen salgından önce İdlip gerilimi sırasında görmüştük.  Kamyonlarla, otobüslerle sınıra taşındılar. Burada polis, mültecileri İran tarafına itekledi, İran polisi bu tarafa itekledi ve bu insanlar sonra tekrar otobüslere bindirilip şehirlere geri götürüldü ama salgınında yayılmasına sebep olundu. O konuya dair ayrıntılı hiçbir bilgi yok. Devlette de yok. Dikkat edin rakamlara bakıldığı zaman mülteci kamplarına dair en ufak bir bilgi yok. Yani her yerde salgın var ama orada salgının olup olmadığına dair bir bilgi verilmiyor. Doğru düzgün sağlık hizmeti yapılmıyor ve Adana’ da yaşanan olay sadece mültecilerle sınırlamanın da geçerli olmadığına inanıyorum. Bir ırkçılık, bir şovenizm var ama bunun ötesinde devletin bu cezasızlık politikasının geldiği nokta var. Devletin dili, devletin politikası kendinden olmayan herkesi düşmanlaştırıp herkesi saldırıya açık hale getiriyor. Devletin güvenlik görevlilerine düşman ilan edilenlere karşı her çeşit eyleme kakışma özgürlüğü tanıdığı için, yasanın dışında bir hak tanıdığı için, o polis, o çocuğu çok rahat silahını çekip vurdu. ”O polis ırkçıdır,” açıklamalarından belli ama bu yetmiyor. Esas olan onu, ona sevk eden şey, onun o eylemi yapmasını rahatlatan devlet politikalarıdır. Bugün tutuklamış olabilir. Çok gördük böyle tutuklamaları, en kısa sürede cezai indirimine benzer şeylerle hapishaneden çıkarılıyorlar ve gene çeşitli kurumlarda, özel kurumlarda bunlar görevlendirilerek yeniden onurlandırılıp ama halk kitleleri aynı saldırganlıkla yüz yüze kalmaya devam ediyor.

Bu süreçte çıkan infaz yasasının çok ağır etkileri oldu ve infaz yasasının yürürlüğe girmesi sırasında mecliste muhalefetin olmaması, oy kullanmaması kamuoyunda bir tepkiye neden oldu. Bu konuda neler söyleyeceksiniz?

Şimdi bakın, bu infaz yasasının iki tane boyutu var. Birincisi; kamuoyunun çok çıplak gördüğü bir boyut. İşte uyuşturucu kaçakçıları, mafya baronları, halka karşı suç işlemiş insanlar hapishanelerden çıkarıldı. Bunlar iktidarın yakın çevresindeki unsurlardan oluşuyor. Yine hatırlarsanız; hapishanede ziyaret bile ettiler. Alaattin Çakıcı’yı ve bunlar salınırken gazeteciler, yazarlar, siyasi tutsaklar hapishanede bırakıldı. Sayısı oldukça kalabalık bir rakamdan söz ediyoruz ve bu hususta da salgınla da karşı karşıya geldiler. Hapishanelerin hepsinde ciddi bir şekilde iki tane olguyla karşı karşıyayız: Birincisi; salgın haberleri geliyor. Çok kalabalık gruplar halinde hala hapishanelerde yaşanıyor ve salgının her çeşit yayılma ortamı bu hapishanelerde mevcut çünkü idarelerden de bu konuyla ilgili haberler geliyor, büyük bir saldırganlık mevcut tutuklulara karşı. İkincisi; tutsakların kendilerini koruyacak hijyen malzemelerinin onlara verilmesinde de sürekli engeller çıkartılıyor. Yani infaz yasasıyla bir yandan kendi yandaşlarına ve kendi kafalarınca onay verdikleri sokağa salınırken öte yandan; siyasi tutsaklara ağır bir muamele uygulanıyor. İkinci bir iş daha yapıldı: İşleyiş Yasası. 12 Eylül döneminde yapılan, belki o dönem bile tamamen uygulanamayan bir sürü yasa, İşleyiş Yasası ortaya konuldu ve hapishaneler neredeyse bir cehenneme çevrildi. Yani iktidar hapishaneleri bir korku kaynağı, bir korku cehennemine çevirdi ve halk kitlelerinin karşısına çıkardı. Halk kitlelerinin salgın sonrası çıkacak sosyal hareketlenmelerini engellemek amacıyla hapishaneleri ve mahkemeleri kullanmaya devam ediyor. İşin bir boyutu bu. İkincisi, kamuoyunda infaz yasasının tartışılmasını şöyle anlatayım: Doğrudur, oylama sırasındaki muhalefetin katılımı beklenen oranın çok altında görünüyor ama bir hafta bu yasanın görüşmeleri. Normalde mecliste bu yasanın iki günde geçmesi gerekiyordu. AKP ve MHP’nin programı bu yöndeydi. Muhalefet; HDP, CHP ve diğer partiler çok ciddi bir direniş koydular ve iki günde bitmesi gereken yasa, sekiz güne kadar yayıldı. HDP’li arkadaşlar, muhalefet, hemen her gündemde konuşup gündemi kilitlemek için her şeyi yaptılar. Dönem dönem oylamanın tekrar edilmesi, dönem dönem meclisteki sayımın tekrar yapılması gibi meclisi kilitleyen, hatta meclisin kapanmasına yol açan hamleler yaptılar. Yani aslında meclisi tüzüğünün gerektirdiği tüm direniş yapıldı. Meclis içinde basın açıklamaları yapıldı, meclis içinde yürüyüşler yapıldı. Pek çok şey yapıldı. Eksik olan oylama gününde katılımda düşüklük oldu. Bunun iki boyutu vardı. Belki stratejik olarak oylama gününün simgesel önemini kavranmadı ve bu bir öz eleştiri olarak görülmelidir. Bu yapılması gerekiyordu. Ben de gidemedim mesela o gün. İkincisi, şöyle bir durumun içerisindeydik. HDP milletvekillerinin yine çok ağır kronik hastalıkları söz konusu. Kanserle mücadele eden, akciğer sorunlarıyla ciddi mücadele eden, fiziksel olarak ulaşımın engellenmesi nedeniyle hareket kabiliyeti çok sınırlı olan arkadaşlarımız vardı. Bunların katılımı biraz engellenmiş oldu. Bu da kamuoyu açısından bir sorgulamaya yol açtı. Bu boyutuyla biz bu eleştirileri gördük, doğrudur. Biz eleştiriden yapıcı olarak hareket ediyoruz fakat şunu da görmek gerekiyor: Yapılabilecek her şey orada yapıldı. Eksiğimiz şudur: Toplumsal muhalefet, sokak direnişimiz zayıfladı. Sokak direnişimiz zayıfladığı andan itibaren mecliste ve meclisteki milletvekillerinin üstündeki ağırlık arttı. Direnişin ana teması meclise doğru kaydı. Bu bence bizim yeterince görmediğimiz bir şey olmakla beraber, toplumsal muhalefetin de buradan çıkışı olmadığını fark edilmesi gerekir. Bir bütün olarak yeniden eski günlere yani sokak muhalefetine ve sokak direnişinin belirgin olduğu, meclisin sadece bunun görünür yüzü olduğu bir döneme doğru ilerlemek zorundayız. Bunu salgın döneminde çok açık gördük. Özetlersek; biz infaz yasasında oylama günündeki eksikliğimizi farkındayız, bu öz eleştirinin de sorumluluğunun altındayız. Bu yanlıştı, bunu okumamız gerekirdi ama onun dışında, o yedi gün boyunca HDP’li milletvekilleri tüm enerjilerini ortaya koydular. Siz de görmüşsünüzdür; bu 1 Mayıs sürecinde milletvekillerimiz mümkün olduğunca her yere koşmaya çalıştılar. Bir rolümüz de bu toplumsal direnişin olduğu her yere koşmaya çalışıyoruz. Bu önümüzdeki süreçte de olan eksiklileri kapatmak için elimizden gelen her şeyi yapacağız.

Son olarak bu sürecin sonrasında işçileri nasıl bir düzen bekliyor? Bu süreçten sonrası halkı özellikle işçi ve emekçileri nasıl etkileyecek?

Hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı söylemi kendisi için de ciddi tehlikeler barındırıyor. Birincisi; kendiliğinden bırakıp her şeyin değişeceği gibi beklentiyle hareket ettiğimizde bizi bekleyen gelecek, artan işsizlik ve büyüyen sefalettir çünkü şimdiden resmi rakamlarla işsiz sayısı 7-8 milyonu bulmuş durumda. Bu önümüzdeki süreçte de 10 milyona yakın insanın işsiz kalacağı anlamına geliyor. Dünya çapında 25-30 milyon insanın işsiz kalacağı söyleniyor. Amerika’da şu anda işsizlik başvuru sayıları 10 milyonu geçmiş durumda. Türkiye’de resmen 4 milyon işsizle başlamıştı salgın, şu anda 6 milyonu bulmuş durumda ve bu artacak çünkü küçük işletmelerin büyük bir kısmı önümüzdeki süreçte kendini toparlamak konusunda büyük bir zorluk yaşayacak ve toplumsal şekillenmelerde birtakım değişiklikler olacağı kesin. Alışveriş ya da insanların kalabalık ortamlara girmemesinden kaynaklı turizm sektöründe bir sıkıntı yaşanacağı kesin. Yani önümüzdeki süreçte bizim bir işsizlik meselesiyle boğuşacağımız kesin. Dünya çapında üretimde bir daralma var, bu daralmanın büyük sanayi ve büyük işletmelerde de üretimin daralmasını ve işten çıkarmaları beraberinde getirecek. Bu, Dünya çapında da böyle. Mesela İsveç’te otomobil firmaları işten çıkarmaların olacağını açıklıyor, uçak firmaları ve havayolları işten çıkarmaların olacağını söylüyor. Bu Türkiye’de de böyle olacak, işten çıkarmalar devam edecek. Çalışan işçiler üzerinde baskı yoğunlaşacak, çalışma süreleri ve ücret politikalarında ciddi baskılar söz konusu olacak. Yani kendi kendiliğine bırakıldığında sağlık krizi olan salgın ağır bir sosyal krize dönüşecek ve dönüşme eğilimini şimdiden taşıyor. Burada bizim eskisi gibi olmamak için adımlar atmamız gerekiyor. Yani devlete bırakırsak eskisinden kötü olacak ama biz müdahale edersek, sermaye ve devletin bu kadar zayıfladığı, iktidarın kendi tabanına kendini anlatmakta zorlandığı bir dönemde bir örgütlülüğe ve birleşik mücadeleye, işçi sınıfının, Türkiye halkının ortak mücadelesini örebilirsek ve mücadeleyi iktidara, sermayeye, uluslararası emperyalizme karşı güçlendirebilirsek, hiçbir şey o zaman eskisi gibi olmaz çünkü dünya çapında da burjuvazinin ve kapitalist düzenin, insan ve doğaya yıkımdan başka bir şey getirmediğini görüldü. Sosyalizmin, işçi sınıfı hareketinin, halk hareketlerinin canlanacağı bir sürece doğru ilerliyoruz. Burada Türkiye açısından bakıldığında büyük iş, muhalefet, emek güçleri, demokrasi güçlerine ve onların ortak mücadeleyi örüp örmeyeceğine kalıyor. Bunu salgın döneminde yeterince yapamadık, bütün direnişler kendi küçük alanlarıyla sınırlı kaldı. Şimdi bizim bunu güçlendirmek için yeniden birleşmemiz gerekir.

Son olarak bugün 1 Mayıs’ta sokağa çıkma yasağı var, insanların 1 Mayıs’ı kutlaması yasaklandı. Bunu hükümet salgın bahanesiyle yaptı. Bu bir riyakarlıktır, hafta içi işçileri fabrikalarda çalışmaya yollayanlar, işçilerin resmi bayramında fırsat bilip sokağa çıkma yasağı ilan ederek işçi sınıfının direniş gününü, işçi sınıfının taleplerini dile getirmesini engelliyorlar. Oysa bütün hafta gösterdi ki, salgına rağmen sokaklarda, bu salgın koşullarında tepkisini koyan insanlar var. Bütün şantiyelerde ve iş yerlerinde, değişik eylem yerlerinde, insanlar bu sosyal mesafeyi ortaya koyup bu direnişi yaptılar. İşçiler zaten bu salgın kurallarının hiçbirini yaşayamıyorlar. Ben bugün herkesi evinde, evinin önünde, mahallesinde, sokağında iş yerinde bu tepkiyi dile getirmeye çağırıyorum. Türkiye ve Dünya halkların, işçi sınıfının 1 Mayıs’ını kutluyorum.

Sosyal medyada paylaş

Leyla Can

Kjersti Skomsvold’un “Ben turuncuyum ve hiçbir şey turuncuyla kafiyeli değil.” alıntısında kastettiği renktir Leyla. Biraz yoldur, biraz şiir; nitekim Başak Köklükaya’nın iki kaşı arasındaki gölgesine razı fesleğendir. Yolda olmayı ve rastlaşmaları önemser. Kelimeler, cümleler, jestler ve anlar biriktirir. Kendine has zarifliği ile akar sokaklara. Daima öfkeli baktığı çocukluk fotoğraflarının ardında güzel bir kız çocuğu durur geleceğe karşı. Serpilirken sımsıkı sarılıyordur tutkularına. Detayları sever, gizlenmiş olanda bulduğu bağlar onu sıradanlığa. Pencere pervazına çiçekler gibi kitaplar dizer. Yakasına her sabah bir umut, evden çıktığındaysa yüzüne muzur bir gülümse iliştirir. En güzel mahiyeti dostluktur. Ruhu her an alıp başını gitmeler çekerken zaman akmıyormuş gibi dingindir aynı zamanda. Turuncu gibi hiçbir şeyle kafiyeli olmayan bir yaşayışın umut dolu naifliğini hayata döken şiirin başıbozuk hallerine benzer. Düşlerini gerçeğe dökmektir uğraşı. Bir nevi hep mujer naranja.
Published On: Mayıs 1st, 2020Categories: Gündem, Röportaj0 Yorum

Leave A Comment